Eklendi: 23 Ağustos 2009
-
130 kere okundu
-
1 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Reiki eğitimi için gelen arkadaşlarla yaptığımız sohbetler sırasında, geçmişten bugüne kadar taşıdıkları kızgınlık ve öfkelerden kurtulmaları gerektiğini öneriyorum.
Bu öneri reiki ilkeleri içinde de yer alır."Özellikle bugün öfkelenme."
Öfke, kızgınlık bizleri sürekli içten içe yiyen, taşıdıkça ağırlaşan ve yolumuzda yürürken hızımızı kesen olumsuz duygular değil midir?Özellikle de hastalıkların zihinsel ve duygusal nedenleri hakkında biraz bilgimiz varsa açıkça görebileceğimiz üzere, pek çok rahatsızlığın da temelini oluşturur.Eğitime gelen bir bayan annesinin 3 kez anjiyo olduğunu ama kalbinde hala sorunlar olduğunu söylerken, O'na reiki ile nasıl yardımcı olacağını da sordu. O'na basit bir soru sordum " Anneniz geçmişten bugüne kızgınlık, kırgınlık ve öfkesini taşıyor mu?" Bu soruyu sormak derin bir bilgiyi gerektirmiyor, sadece enerjiler ve insan arasındaki temel ilişkiyi biliyor olmak yeterli.
Cevabı; "Kesinlikle geçimişteki tüm bu şeyleri taşıyor ve hala onlar hakkında söylenip sinirleniyor, sonra da çevresindeki tüm şeylere karşı öfke duymaya başlıyor."oldu.
Eğer, affetmek yerine kızgınlık ve öfkenin yükünü taşıyorsak, sonucun bu şekilde çıkabiliyor olması da çok normal değil mi? Yüreğindeki kırgınlığı 10-20 yıl taşıyor olmanın olumsuz sonuçları farklı şekillerde de çıkabilir ancak birincil olarak kalpte çıkma ihtimali yüksektir. Rahatsızlıklar ya bir uyarıdır ya da birikimlerin sonucu olan kronik rahatsızlıklara dönüşür. Reikinin prensipleri aracılığı ile bize vermek istediği şeylerden biri de hastalıklara yol açabilecek unsurların önüne geçmektir çünkü onların gerçekleşmesine izin verirsek, şifalandırma süreci hem rahatsızlığı fiziki hem de zihinsel yada duygusal alanda da yapmamızı gerektirir. Bu bayanın annesine yardım edebileceği en önemli konu aslında fiziksel şifa değil, duygusal ve zihinsel sifaydı bana göre. Eğitime gelen başka bir arkadaş ise durmaksızın devam eden olaylar nedeniyle öfkesinin önüne nasıl geçebileceğini sordu.Hem geçmişte olup bitmiş şeylere karşı hem de devam eden durumlar karşısında nasıl affedici olabileceğimiz sorusunun cevabı da aynıdır aslında. Bakış açımızı değiştirmek... Yaşamın bize öğrettiği kalıpsal beklentilerden sıyrılarak farklı bir bakış açısı geliştirmemiz tüm olayları farklı değerlendirmemize yol açabilir.Geçmişte olup bitmiş, belki ilgili kişinin de artık hayatta olmadığı ve onunla ilgili kırgınlıkların da düzelme imkanının olmadığı durumlarda ona karşı olan öfkenin devam etmesinin kime faydası olabilir.Aksine ancak yukarıda yazdığım gibi zararı dokunabilir. Yaşam hepimize bir yol çizer, bu yol aslında çoğu kez bizim seçimlerimizle biçimlenir.Bu seçimler bizlere her koşulda bir şeyler öğretmektedir.Yaşamımızdaki her olayın, durumun, konumun bizlere birşeyler öğrettiğini düşünürsek, bu öğrenim sürecinde öfkelenmek, kırılmak ve bunlara benzer duygularla körleşmek yerine, sabırla neler öğrenebildiğimize bakmak gerek.Belki çoğu kez neyi öğrendiğimizi o anlarda göremesek de, zamanı geldiğinde, geriye dönüp baktığımızda nasıl katkısı olduğunu açıkça görebiliriz.Aynı zamanda o süreçte yaptığımız hataları da görüp daha farklı olmayı seçebiliriz.Bu durumda yaşamımızda bir şekilde yer alan insanlarla olan ilişkilerimizin bize yapacağı asıl etki belki o durumlarda veya koşullarda öfkemizi kontrol edemesek bile, o duyguları geleceğe taşımamak olabilir. Yetmişli yaşlardaki bir yakınım 25 yıl önce ölen annesi hakkında hala söylenip durur.Yaşamının tüm olumsuzluklarının başlangıç sebebi olarak gördüğü annesini suçlamaya devam eder.Oysa yola sebep olan başkaları da olsa, o yoldaki edimler ve seçimler bize aittir.Olaylar karşısındaki tutumlarımız bize aittir, kendimiz için bir şeyler yapmayıp sadece geçmişteki belli noktalara takılı kalıp, tüm yaşam sorumluluğumuzu onlara-geçmişe yüklemek ve bunları bugüne taşımak ne derece doğrudur? Yıllar boyu kronik rahatsızlıklarla yaşamak aslında kronik olan bu duygularla yaşıyor olmaktır. Sevdiğim bir Zen hikayesi vardır; "İki Zen öğrencisi bir dereden karşıya geçecekken bir kadın görürler.Öğrencilerden biri dereden geçemeyen kadını karşıya kadar taşır, orada bırakır ve iki öğrenci yollarına devam ederler.Çok uzun bir süre sonra diğer öğrenci "bizim kadınlara dokunmamız yasak ama sen kadını karşıya kadar taşıdın"der memnuniyetsiz bir tavırla.Diğeri; "ben kadını sadece karşıdan karşıya taşıdım ama görüyorum ki sen yol boyunca taşımışsın." der. Bu hikayede olduğu gibi, yol boyunca taşıdığımız olumsuz duyguların ve yararsız düşüncelerin bize katkısı ne olabilir? Yaşamın bize getirdiği tüm zorluklar karşısında, bunun bir öğrenme süreci olduğu düşüncesi ile tüm bakış açımız ve dolayısıyla da yaşamımızı değiştirebilir.Bu bakış açısı bizim için affedebilmeyi de kolaylaştırır.Herkesin farklı bir rolü büründüğü yaşamda bizlere olan katkılarından dolayı onlara minnet bile duyabiliriz ve böylece onları kolayca affedebiliriz.Bakış açımızı değiştirmek ve affetmek üzerimizdeki bu gereksiz yükleri atmamıza yardımcı olur.Böylelikle, yürüdüğümüz yolda daha özgür, daha hafif ve akıcı olabiliriz.Bunu yapmak ilk bakışta çok zor gibi gelse de kendimiz için yapabileceğimiz en doğru adımlardan biridir. Not:reiki-sevgiyolu.com sitesinden ,çok beğendiğim bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim sevgili Modernanneler :)) Mehmet ASLAN Reiki Master Teacher
|
Eklendi: 22 Ağustos 2009
-
112 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
"Yatağımda ki düşman" adlı blog yazıma yapılan eleştiri üzerine şimdi de bu blog yazısı oluştu...Yoruma cevap yazdım ve başladım düşünmeye ,derken hızımı alamadım , düşüncelerim tek tek klavyeye dökülmeye başladı...Uzun zaman oldu nette yazı yazalı, okurum hemde çok...Sanal yaşamda ki iletişim hatalarını da görürüm (keşke görmesem) ve üzülürüm.... 2000'li yılları yaşarken hala kaba olmayı, hala sığ olmayı, hala gerilerde kalmayı anlayamamaktayım...Şimdi teknolojinin ortasındayken, cehaleti muhafaza etmenin mümkününü düşünmekteyim..."Nasıl mümkün oluyor" neden beynimizi iyiye, doğruya, ilerlemeye koşullandıramıyoruz. Yaşamdan öğrendiklerim, nezaket kurallarının olmadğı hiç bir yerde huzur, saygı ve sevginin olmadığı üstüne...4 yaşında ki çocuğuma bile kaba davranacağım diye aklım çıkıyor. Elimden geldiğince emir cümleleri kurmuyorum, kaba davranmıyorum biliyorum ki , kim ne , neci olursa olsun davranışlarımın bana aynı şiddet ve tarzda yansıyacağını ...Esasında bana yapılmasından hoşlanmadığım için yapmıyorum kabalık... Farkında mısınız hala "siz" hitap şeklini muhafaza edemiyoruz (zannediyoruz ki siz dersek , karşı tarafla aramıza okyanuslar, başka gezegenler girecek, ilişki soğuk , tatsız tuzsuz olacak" ne alakası varsa. Henüz yeni tanıdığım kişiye , ya da yeterince tanımadğım kişiye "sen" demek , karşı tarafa saygısızlık olur diye , hassas davranıyorum olayın özü bu aslında.... " Bacım, şekerim, canım" tanımadğım birine kullanmakla ya da henüz tanıdığım birine , beni alaturkalaştırıp, avamlaştırıp sıradanlaştıracağından kullanmam... Amacım ders vermek falan da değil ne haddime...sadece öğrendiklerimi paylaşıyorum, henüz öylesine eksik, öylesine boşum ki. Biliyorum ki " oldum" diyebilmenin bir ömür gerektirdiğini... Nazik olmak, duyarlı olmak, asil olmak, hassas, iyi yürekli olmak, pozitif olmak, insanları hor görmemek, aptal ve cahil olduklarında bile onları dinlemek çünkü herkesin bir hikayesi vardır (bu bir tapınak öğretisidir ayrıca, yıllar önce okumuştum) hayat felsefem...Aklım çıkıyor birini inciteceğim, kıracağım diye...Elbette farkında olmadan kimbilir ne çamlar deviriyorum o ayrı:) insanım değil mi ama... Bir eleştiri beni aldı nerelere götürdü...Eleştirilmek kötü bir şey değil ama şu nokta çok önemli " NE DEDİĞİN DEĞİL , NASIL SÖYLEDİĞİN ÖNEMLİ" zaten anlatmaya çalıştığım da "nasıl " söylenildiğnin önemiydi...Bu arada yazılarımı spontan yazıyorum , ne kontrol ederim, ne dikkat ederim..Bu doğru mu? Hayır doğru değil, okuyana saygısızlık belki de ...Bu anlamda özür de diliyorum ....Yine her zaman ki gibi koştura koştura yazmaktayım , bakınız gecenin kaçı?
|
Eklendi: 4 Ağustos 2009
-
116 kere okundu
-
3 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
HERKESLE İYİ GEÇİNMEK MÜMKÜN MÜDÜR ? İnsanlarla iyi geçinmek isteyen bir kişi öncelikle kendisine “herkesle iyi geçinmek mümkün müdür?” sorusunu sormalıdır. Bu soruyla birlikte akla gelen diğer bir soru da insanın herkesle iyi geçinmek zorunda olup olmadığı sorusudur. Bu sorulara yanıt ararken öncelikle iyi geçinmenin ne anlama geldiği belirlenmelidir. İyi geçinme bir uçta “dost olma, iyi arkadaş olma”, diğer uçta ise “iş (ya da başka bir zorunluluk) gereği (birbiriyle dost ya da iyi arkadaş olmadan) bir arada uyumlu çalışma” anlamında kullanılabilir. İyi geçinme en yalın olarak “zaman zaman çatışma yaşansa bile her iki tarafın da birbirinin varlığını birbirini değiştirmeye çalışmadan kabul ederek bir arada olabilme” şeklinde tanımlanabilir. Kuşkusuz herkesle iki dost ya da arkadaş gibi geçinmeyi beklemek gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. Fakat iyi geçinme becerileri kazanıldığında yalın tanımda belirtildiği şekilde iyi geçinmek mümkündür. Bunun için gerekli önkoşul en azından taraflardan birisinin iyi geçinme becerilerine sahip olması ve iyi geçinmek için çaba harcamasıdır. Yalnız burada vurgulanması gereken nokta iyi geçinmenin insanın kendi görüşlerinden, istek ve gereksinimlerinden tümüyle vazgeçmesi ve karşıdakinin her istediğini yerine getirmesi anlamına gelmediğidir. Yalnız karşı tarafın istek ve gereksinimlerine göre davranmak iyi geçinmek değil, teslim olmaktır. Çok bilinen masallardan birisinde tilki ile leylek arkadaş olurlar. İlk olarak tilki leyleği evine yemeğe davet eder. Daveti büyük bir sevinçle kabul eden leylek, davet günü büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Tilki sofraya düz bir tabak koyduğu için, leylek tabağına konan yemeği yiyemez. Bunu en baştan düşünen kurnaz tilki, planladığı gibi bütün yemeği tek başına yer. Leylek ise aç kaldığını hiç belli etmeden yemeğe davet ettiği için tilkiye teşekkür eder ve o da tilkiyi yemeğe davet eder. Bu kez aç kalma sırası tilkidedir. Leyleğin yemeklerini koyduğu kap leyleğin gagasına göredir; ağzı dar ve derin. Aç kalma sırası tilkidedir. Tilki de ne kadar uğraşırsa uğraşsın böyle bir kaptan hiç yemek yiyemez. Hem kendi evinde, hem leyleğin evinde tüm yiyecekleri yemeyi planlayan tilkinin planları suya düşer. Leyleğin kurnazlığını anladığını gören tilki, leylekten özür diler. Masallar kuşkusuz çok değişik biçimde yorumlanabilir. İnsanlarla geçinmek açısından bakınca “Tilki ile Leylek” masalının iletisi basit ve açıktır: birileriyle iyi geçinmek istiyorsanız, onun fiziksel, sosyal ve psikolojik özelliklerini dikkate almalısınız. İnsanlarla geçinmek isteyen kişinin öncelikle geçinmek istemeli ve geçinmeye gönlü olmalıdır. Başkaları ile iyi geçinmek isteyen insan her şeyin yalnız kendi istediği biçimde gerçekleşmesini beklememeli, en az kendisi kadar geçinmek istediği insanı da dikkate almalı; onun kişilik yapısını, sosyal özelliklerini, beklentilerini sezebilmeli ve bunlara uygun tutum ve davranış gösterebilmelidir. Çok bilinen başka bir masalda ise iki keçi bir köprüde karşılaşırlar.Köprü keçilerin yan yana geçemeyeceği kadar dardır. Her ikisi de öncelikle kendisinin geçmesi gerektiğini düşünür. birbirine yol vermezler. İki keçi inatlaşarak köprünün ortasında toslaşmaya başlarlar. Fakat ikisi de kaybeder. Her ikisi de suya düşer ve boğulurlar. “İki İnatçı Keçi” masalının da iletisi çok açık ve basittir. Yüzeysel olarak bakıldığında herkesin bunun farkında olacağı ve benzer biçimde davranmayacağı düşünülebilir. Fakat günlük yaşamda benzer biçimde inatlaştıkları için iki tarafın da kaybettiği çatışmalar düşünüldüğünden çok daha fazla yaşanmaktadır. İnatlaşmanın aşılabilmesi ve inatçı iki kişinin birbiri ile iyi geçinebilmesi için insanların “inatlaştığının farkında olması”, “gerektiğinde inatlaşmayı bırakabilmesi”, “karşı tarafın inadını arttıracak şekilde davranmaması”, “inatlaşmadan kaynaklanan duygularla baş edebilmesi”, “iki tarafta da kaybettiği duygusu yaratmadan uzlaşma yolunun bulunması” gerekmektedir. “Herkesle iyi geçinmek mümkün müdür?” sorusuna dönecek olursak dost ya da iyi bir arkadaş olarak geçinmeyi hedeflemiyorsanız bu sorunun yanıtı evettir. Çevrenize baktığınızda herkesle geçinebilen insanlar olduğunu görürsünüz. Onların sahip oldukları iyi geçinme becerilerini herkes kazanılabilir. Fakat bunun bugünden yarına kazanılamayacağı uzun süren uğraş ve çaba gerektirdiği unutulmamalıdır. Bu konuda ilk adım öncelikle istekli olmak ve bu isteğini uygulamaya geçirmektir. GENEL ÖNERİLER Geçinilmesi zor insanlarla ilişkide her zaman çeşitli zorlukların ve çatışmaların yaşanacağı en baştan kabul edilmeli ve ilişkiyi sürdürmenin yolları bulunmaya çalışılmalıdır. Geçinilmesi zor insanların tümü için geçerli önerilerde bulunmak mümkün olmamakla birlikte, kitabın bu bölümünde geçinilmesi zor insanların tümüne yönelik öneriler ele alınacak, daha sonraki bölümlerinde ise kişilik yapısına göre çeşitli önerilerde bulunulacaktır. Geçinilmesi zor insanlarla geçinme sanatında temel nokta kişinin kendisinin ve karşısındakinin nasıl davranabileceğini öngörebilmesidir. Kendinizin ne hissedeceğini, ne düşüneceğini ve nasıl davranacağınızı bildiğiniz zaman nerede durmanız gerektiğini, hangi yoldan gitmeniz gerektiğini kestirebilirisiniz. Örneğin öfkenizi denetleyemeyen bir kişi iseniz, öfkelenmeye başladığınızı hissettiğiniz anda öfkeyle baş etme yöntemlerinizi bir an önce kullanmaya başlamanız gerekmektedir. Karşınızdakinin nasıl davranabileceğini bildiğiniz zaman ise kendinizi ona göre konumlandırmanız ve bu özelliğine uygun bir davranış tarzı geliştirmeniz mümkün olabilmektedir. Örneğin karşısındakini küçük görme eğiliminde olan bir kişi herkese olduğu gibi size de küçümseyici bir tarzda yaklaşacaktır. Karşısındakinin herkese böyle davrandığını bilen ve ondan böyle bir davranış bekleyen bir kişinin onun küçümseyici ve aşağılayıcı tutum ve davranışlarına öfkelenmeden ilişkiyi sürdürme olasılığı bunu bilmeyen kişilere göre biraz daha fazladır. Aşağıda geçinilmesi zor insanlarla geçinmeyi başarmak isteyenler için çeşitli öneriler bulunmaktadır. Fakat bunların akla gelince kolayca başarılan davranış biçimleri olmadığı ve ancak uzun dönemli çabalar sonucunda kazanılabileceği unutulmamalıdır. İnsanlarla ilişkiyi ve iletişimi yönlendirmek ve yönetmek için insanın öncelikle konuyu önemsemesi, sahiplenmesi ve sabırlı biçimde çaba harcaması gerekmektedir. Kendinizi yeterince tanıyıp tanımadığınızı gözden geçirin - İletişim ve ilişki kurma becerilerinizi / tarzınızı gözden geçirin
- Kendi bakış açınızdan sıyrılın
- Özgüveninizi, özdeğerlilik duygunuzu gözden geçirin
- Yaşadığınız duygularınızın sizi yönlendirmesini önleyin
- Onlara onların uyumsuz davranışlarını arttırmayacak biçimde davranın.
- Onlara bekledikleri gibi davranın
- Onun gereksinimlerini karşılamaya çalışın
- “Mantıklı” davranmasını beklemeyin
- Değişmesini beklemeyin / değişeceğini ya da değişebileceğini düşünmeyin
- Sizi anlamasını ya da hak vermesini beklemeyin
- Doğruyu gösterme konusunda ısrarcı olmayın
- Alınganlık göstermeyin, karşıdakinin tutum ve davranışlarını üstünüze almayın
- Olup bitenden yalnız karşınızdakini sorumlu tutmayın, kendi sorumluluklarınızı da araştırın
- Her kişilik yapısının kendisine özgü düşünce, tutum ve davranış özellikleri olduğunu unutmayın
- Onun bakış açısına saygı gösterin
- İlişkinizin sınırlarını kafanızda net olarak çizin
- Sonuç elde etmeye odaklanın
- Karşı tarafın istek, amaç ve gereksinimlerinizi anlamaya çalışın
- Onun uyumlu davranışlarını takdir edin
- Eşduyum ile karşıdakini anlamaya çalışın
- Kendinizin de geçimsiz bir insan olabileceğinizi unutmayın
- Geçinilmesi zor insanların davranışlarının altta yatan nedenlerini görmeye çalışın
"PROF. DR. EROL ÖZMEN...KİTABINDAN ALINTIDIR"
|
Eklendi: 6 Nisan 2009
-
133 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]

Dünyayı bir “her daim genç ve güzel kalma” modası sardığı için, gezegenin her köşesinde milyonlarca insan bıçak altına yatıyor ve yüzünü gerdiriyor. Yer çekimi kurallarına tahammül edemedikleri için, çoğu kişi deyim yerindeyse yukarı doğru yaşlanıyor. Kaşlar kalkıyor, alın saç diplerine doğru çekiliyor, yanaklar yukarıya alınıyor, çene altında sarkan torbalar büzülüyor, göz kapakları kesiliyor. Bir faaliyet bir faaliyet, sormayın gitsin. Madem paketleme, ambalajlama çağında yaşıyoruz o zaman insanoğlunun ambalajı da göz alıcı olmalı. Satışın birinci kuralı bu. Eee; para onların, can onların; ne isterlerse yapsınlar, sana ne diyeceksiniz. Doğru ama bana bu insanlar çok önemli bir noktayı atlıyor gibi geliyor. Ambalajlarıyla uğraşırken iç dünyanın bu görünüş üzerinde ne kadar etkili olduğunu unutuyorlar. Oysa insanoğlunun görünüşünü, biraz da bakış, ifade gibi doğrudan doğruya gücünü içerikten alan unsurlar belirlemez mi? Bakışı insanı ele vermez mi? Verir. Bir kişinin yüz ifadesinden ve bakışından cahil mi okumuş mu, bön mü, akıllı mı olduğunu anlayabildiğimize göre iç dünyanın, kültür birikiminin ve zekânın görünüş üzerindeki etkisi yadsınamaz demektir. İşin bu tarafına dikkat edilmediği için ameliyatlar bol bol yağları alınmış, dudakları şişirilmiş, yüzü davul gibi gerilmiş bön bakışlı kadın imal ediyor. Bir süre sonra bu imalatların hepsi birbirine benzemeye başlıyor. Kişisel ifadeler kayboluyor. Saçlar boyanıyor, yüzler geriliyor, şişirilmiş dudaklara ister istemez arsız bir ifade yerleşiyor. Ve artık herkes gökyüzüne doğru yaşlanıyor. Yer çekimine karşı eninde sonunda kaybedecekleri bir yarış için zavallı insanlar canla başla direniyor. Oysa Veysel ne demişti: “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa” İste size içinde aşk geçen bir yazı. - Şaka bir yana, insanoğlunun güzel görünmek istemesinin yadırganacak bir yanı yok. Ama bunu yaparken yanına birkaç da kitap koysalar herhalde daha başarılı olurlar. Zülfü LİVANELİ En bi önemli not ;) Bazen aynada eski görüntümü arıyorum, 20'li yaşları falan...birkaç saniyeliğine keyifsiz oluyorum, sonra " takılma Sevdacımmm takılma, sen kalbinin güzelliğine ve ruhunun gençliğine dikkatini ver" şeklinde telkin modunda kalıyorum...çok kilolu olduğum dönemde dahi takıntılı olmadım, karalar bağlamadım...esasında en önemli noktayı gerçekten atlıyoruz, dış güzellikte takılı kalıyoruz...en önemli özellik, pozitif ve huzurlu görünebilmek ya da olabilmek yetisidir bana göre...kendini sevmeyeni , biz nasıl sevebiliriz ki?
|
Eklendi: 5 Nisan 2009
-
131 kere okundu
-
2 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]

Onları nasıl eğiteceğiz? Aşağıdaki üç basamaklı planın yardımıyla bunu basitçe yapabilirsiniz:
• Onun erkeksi duyularına dokunun. • Espri anlayışını harekete geçirin. • Olayları büyütmeyin.
Değişime uğradığını kendisi bile fark etmeden bunu sağlayabilirseniz tam anlamıyla başarılı oldunuz demektir.
Moda takipçisi değil, şık Moda söz konusu olunca, erkekler ikiye ayrılırlar. Eski jean ve yırtık tişörtle ortada dolasan aylak tipler veya modayı takip ettiğini göstermek için en ünlü modacıların koleksiyonlarına avuç dolusu para harcayan moda kurbanları. Sizin yapmanız gereken ise onların orta yolu bulmasını sağlamak.
Erkekler temiz ve düzgün giyinmeyi isterler ama nereden başlamaları gerektiğini çoğunlukla bilemezler. Onlara küçük adımlarla yol göstererek işe başlayabilirsiniz, önce ihtiyacı olan bir- iki şey tespit edin. Daha kalabalık bir liste hazırlarsanız onu değiştirmeye çalıştığınızı düşünecek ve bu durumdan rahatsız olacaktır. Onun beğeneceği bir şey almak istediğinizi söyleyin. Siz önceden gidip biraz araştırın ve ikinci sefer onunla çıktığınızda bulduklarınızı ona gösterip denemesini isteyin. Ama bunu tek bir mağazaya giderek halletmeye çalışın çünkü çok fazla gezmekten sıkılacaktır. Kadınlar moda konusunda erkeklerden daha başarılıdırlar: ona bir şey seçerken klasik ve modası kolay kolay geçmeyecek kıyafetler bulun. Sizin seçimlerinize güveni arttıkça ve böyle daha şık görünmeye başladığına inandıkça ona yakışacak giyim tarzını zaman içerisinde oturtabilirsiniz.
Kendi görüntüsünden emin olması ve kendine güvenmesi için, pantolon ve gömlek yerine takım elbise almasını önerebilirsiniz. Beğendiğiniz ünlü, yakışıklı ve iyi giyinen erkekleri örnek vermeniz ona yol göstermek ve yeni giyim tarzını benimsetmek açısından çok yardımcı olacaktır.
Tutucu değil, açık Bütün erkekler çok iyi seks yaptıklarını düşünürler ama içlerinde de bunun doğru olup olmadığına dair bir şüphe barındırırlar. Hem kadınlar hem de erkekler, yatak odasında sadece birkaç harekete bağlı kalarak, sıradan bir cinsel yaşama hapsolabilirler. Peki, bu durumu fark ettikten sonra onun egosunu zedelemeden kendisini geliştirmesini nasıl isteyebilirsiniz?
Sadece kendisinin değil, sizin de zevk almanız gerektiğini ona anlatmanız gerekir. Bunu yapmanın mantığı çok basit aslında. Sizi ne kadar çok mutlu ettiğini gördükçe kendisi de o kadar çok keyif alacaktır. Onu kırmadan isteklerinizi dile getirebilmek için küçük bir oyun oynayabilirsiniz: Size vereceği zevk kadar onu ödüllendirin. En sevdiği fantezilerini size anlatmasını isteyin ve onları birden beşe kadar sıralayın. Sizi her orgazma ulaştırdığında bunlardan bir tanesini yapacağınızı söyleyin. Bu oyunların sonucunda, o da sizi daha mutlu etmek adına yatakta daha iyi olmak için uğraşacaktır.
Kavga eden değil, tartışan Partnerinizle kavga etmekten nefret mi ediyorsunuz? Kendinizi ifade edecek kelimeleri bulamadığınız veya onun inadı yüzünden söylemek istediklerinizi anlatamadığınız hiç oldu mu? Bir de o, bu kavganın çok aptalca ve boş bir neden için yapıldığına inanıyorsa durum daha da kötüleşir.
Tartışmalarınızı seviyeli bir hale getirin. Yapılan her kavgada iki tarafın da kendilerine göre haklı nedenleri vardır ve konuyu çözüme kavuşturabilmeniz için, orta yolda buluşup öyle tartışmaya başlamanız gerekir. Erkekler kadınlara göre biraz daha kapalıdırlar ve uzlaşmaya yanaşmak konusunda zorlanırlar. Erkek arkadaşınızla sessiz bir yerde karşılıklı oturup, kavga etmeden konuyu tartışmanız ve bir sonuca ulaşmanız gerektiğini ona anlatın. Yıkıcı şekilde kavga etmekten hoşlanmadığınızı ve bunun hiçbir sorununuzu çözmediğini ona mantık çerçevesinde açıklamaya çalışın.
Gerekirse ona, tartışmaya yanaşmamanın, insanın kişiliğinin gelişmemiş olmasının bir göstergesi olduğunu hatırlatın. Bu muhtemelen onun gururuna dokunacak ve kendine çeki düzen vermesini sağlayacaktır. Birbirinize komik isimler takarak bu alışkanlığı daha neşeli hale getirebilirsiniz. Örneğin, Avrupa Yakası'nın Tahsin ve İfot'u veya Tom ve Jerry gibi. Birbirinizi dinlemediğinizi fark ettiğiniz anda, bu isimlerle birbirinize hitap edin ve birbirinizin dikkatini çekin.
Oturan değil, dans eden Çoğu erkek dans etmekten hoşlanmaz. Bu durumu utanç verici ve sıkıcı bulurlar. Aynı zamanda içkileri ellerinde ayakta kalmaktan da rahatsız olur. Bunun yerine masada olmayı tercih ederler. Ancak bir kadından etkilendiklerinde durum değişebilir. Masayı umursamaz ve hoşlandıkları kadına yakın olabilmek için dans etmekten çekinmezler.
O hâlâ sizin elinizi tutmaya çalışırken erkek arkadaşınızı nasıl dans pisline götüreceksiniz? Ona ihtiyacı olan güveni vererek ise başlayabilirsiniz. Şakayla karşılık, bir erkeğin yatak odasındaki performansına dans etmesine bakarak karar verdiğinizi ve eğer isterse ona birkaç dans figürü gösterebileceğinizi söyleyin. Burada aslında dans değil de seksten bahsettiğinizi hemen anlayacak ve dikkatinizi çekmeye çalışacaktır. Gerçek şu ki, erkekler dans etmeyi sevmezler çünkü genellikle nasıl dans edeceklerini bilemezler. Ona öğretirseniz, piste çıkmaktan hiç çekinmeyeceğini göreceksiniz.
Dans eden erkeklere de kınayarak bakarlar ama aslında çoğu zaman içlerinde onlar gibi dans edebilmenin özlemi yatar. Unutmayın ki John Travolta gibi dans edip, sizi etkileyebilmeyi her erkek ister!
Porno yerine, erotik film Erkekler porno film seyretmeye bayılırlar. Ama asıl sevdikleri bu filmleri sizinle beraber seyredebilmektir. Koltukta, yerde veya duvarın dibinde; nerede olursa olsun, hiçbir film onlara bu filmleri seyretmekten daha çok keyif veremez. Onu şöyle kandırabilirsiniz; sizin de hoşunuza gidecek erotik bir film ile başlayıp, ikinci filmi seyredin ve film esnasında bunun sizi heyecanlandırdığını belirtin.
Hangi filmleri seçmeniz gerektiğini bilmiyorsanız; 9,5 Hafta ile başlayabilirsiniz. Bu filmi bulduğunuzu ona söylemeyin ve cumartesi akşamı televizyon seyrederken, ışıkları söndürüp, filmi koyarak ona bir sürpriz yapın. Onunla birlikte film seçmeye gideceğinizi duymak onu hem heyecanlandıracak, hem de mutlu edecektir. Bakarsınız böylece ayda bir gece beraber erotik filmler seyretmeye başlarsınız.
Bu, bir erkeği mutlu edip size teşekkür etmesini sağlamasının en önemli yollarından biri. Onun açık saçık filmler seyretmesine izin veriyorsunuz ve hatta onunla bu keyfini paylaşıyorsunuz. Daha ne isteyebilir ki! 
|
Eklendi: 2 Nisan 2009
-
95 kere okundu
-
1 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Alışverişteyim veya bir ofiste ya da kuaförde, karşımda ki kişinin bana “sen, canım” şeklinde ki hitap şekli inanılmaz rahatsız ediyor beni…”canım” …nerden canınız oluyorum canım)) avam, basit ve gereksiz…tabii marka satan yerlerdeki alışveriş merkezlerinde veya kalburüstü semtlerde , bu hitap şekli geçerli değildir, orada daha nazik,daha duyarlı ve saygılı tavırlar görürsünüz…
Türkiye’de ise hoca talebesine –bu talebe 30 yaşında da olsa-, üst uzmanlık sürecinde olan 35 yaşında bir uzman da olsa- “sen” diye hitap eder. Bakan 50 yaşındaki memuruna “sen” diye, başbakan 10 bin kişilik kuruluşun genel müdürüne “sen” diye hitap eder. Paşa koskoca tabur komutanına, teğmene, binbaşıya, albaya; bu adam ister hâkim, ister mühendis ister hoca olsun, “sen” diye hitap eder. Bunu doğal hakkı olarak görür.
Yıllarca Amerikalı, Kanadalı, İngilizlerle çalıştım…hep kendimi çok iyi hissettirdiler. Şansımadır ki Türk olan müdürlerim de inanılmaz nazik, “siz” hitap şeklini özümsemiş, lütfenli ve ricalı konuşma biçimleri olan yöneticilerdi…(evet bu büyük şans, coğrafyamda) bakınız bıyıklı başkanlarımıza ve bakanlarımıza ne kadar nazik, modern ve çağdaşlar…
Ben tabi ki örf ve adetlerimizde kök salmış ve kültürel zenginliğimizin bir parçası olan “ağabeylik”, “ablalık” özel ilişkilerini kastetmiyorum- büyüğün özveri, küçüğün saygı ile ve her ikisinin de birbirine sevgi ile bağlı olduğu ilişkilerde. Amirin hep “siz”, memurun hep “sen” olmasından, doktorun hep “siz”, hemşirenin “sen” olmasından, bakanın “siz”, müdürün “sen” olmasından bahsediyorum ben, şaşkıncasına bazı makam ve güçlerin kişisel olduğunu hayal ederek.
VE ANLAMIYORUM "SİZ" HİTAP ŞEKLİ BİZE NEDEN SOĞUK, UZAKLIK, MESAFELİ İLİŞKİYİ DÜŞÜNDÜRÜR…”SİZ” DİYE HİTAP ETTİĞİM, ÇOK YAKIN OLDUĞUM, HER KONUDA DERTLEŞTİĞİMİZ VE BİRBİRİMİZİ GERÇEKTEN ÇOK SEVİP ÖNEMSEDİĞİMİZ , ÖYLESİNE ÇOK ARKADAŞIM VE AHBABIM VAR Kİ….
ÖNEMLİ OLAN KARŞI TARAFIN SİZE HİSSETTİRDİKLERİ, SICAK ,SAMİMİ, İÇTEN, SEVGİ DOLUYSA BIRAKIN DA “SİZ”Lİ HİTAP ETSİN… Alışverişteyim ve satış danışmanının bana “sen, canım” şeklinde ki hitap şekli inanılmaz rahatsız ediyor beni…”canım” …nerden canınız oluyorum canım)) avam, basit ve gereksiz…tabii marka satan yerlerde bu hitap şekli geçerli değildir, orada daha nazik,daha duyarlı ve saygılı tavırlar görürsünüz…
Türkiye’de ise hoca talebesine –bu talebe 30 yaşında da olsa-, üst uzmanlık sürecinde olan 35 yaşında bir uzman da olsa- “sen” diye hitap eder. Bakan 50 yaşındaki memuruna “sen” diye, başbakan 10 bin kişilik kuruluşun genel müdürüne “sen” diye hitap eder. Paşa koskoca tabur komutanına, teğmene, binbaşıya, albaya; bu adam ister hâkim, ister mühendis ister hoca olsun, “sen” diye hitap eder. Bunu doğal hakkı olarak görür.
Yıllarca Amerikalı, Kanadalı, İngilizlerle çalıştım…hep kendimi çok iyi hissettirdiler. Şansımadır ki Türk olan müdürlerim de inanılmaz nazik, “siz” hitap şeklini özümsemiş, lütfenli ve ricalı konuşma biçimleri olan yöneticilerdi…(evet bu büyük şans, coğrafyamda) bakınız bıyıklı başkanlarımıza ve bakanlarımıza ne kadar nazik, modern ve çağdaşlar…
Ben tabi ki örf ve adetlerimizde kök salmış ve kültürel zenginliğimizin bir parçası olan “ağabeylik”, “ablalık” özel ilişkilerini kastetmiyorum- büyüğün özveri, küçüğün saygı ile ve her ikisinin de birbirine sevgi ile bağlı olduğu ilişkilerde. Amirin hep “siz”, memurun hep “sen” olmasından, doktorun hep “siz”, hemşirenin “sen” olmasından, bakanın “siz”, müdürün “sen” olmasından bahsediyorum ben, şaşkıncasına bazı makam ve güçlerin kişisel olduğunu hayal ederek.
VE ANLAMIYORUM SİZ HİTAP ŞEKLİ BİZE NEDEN SOĞUK, UZAKLIK, MESAFELİ İLİŞKİYİ DÜŞÜNDÜRÜR…”SİZ” DİYE HİTAP ETTİĞİM, ÇOK YAKIN OLDUĞUM, HER KONUDA DERTLEŞTİĞİMİZ VE BİRBİRİMİZİ GERÇEKTEN ÇOK SEVİP ÖNEMSEDİĞİMİZ , ÖYLESİNE ÇOK ARKADAŞIM VE AHBABIM VAR Kİ….
ÖNEMLİ OLAN KARŞI TARAFIN SİZE HİSSETTİRDİKLERİ, SICAK ,SAMİMİ, İÇTEN, SEVGİ DOLUYSA BIRAKIN DA “SİZ”Lİ HİTAP ETSİN… ve son olarak eklemek istiyorum, nezaket kurallarından bir haber yaşayanlar, teşekkür, rica özür bilmeyenler...Kaba ,saba , okumayan, sadece kulaktan dolma fikirleri kendine ilke edinen, araştırmacı ruhtan uzak, kendi kısır döngüsünde yaşayan insanlar! BU YÜZYILDA UTANIYORUM SİZLERDEN!!!
|
Eklendi: 19 Mart 2009
-
110 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Alışkanlıklardan bahsediyordum, sinek geldi carrrttt kaydete bastı ve yazım kuş gibi çıktı…Allaııımm yarebimmm yaaaa… neyse … yazın dvd eşliğinde sporu mu yaparken inanılmaz zinde, güçlü, genç,dinamik hissediyordum kendimi….söylemesi ayıp kilo al, ver derken göbeğim dizkapaklarıma düşmüştü nerdeyse:))) kollarımı sallasam millet rüzgardan zatüre falan olurdu yane.eee…. neysemmm.. vücudum bayağı bi kendini topladı…kas yapmaya falan başlamıştım..bir gün evin koridorunda yürürken farkı hissettmiştim dim dik yürüyordum ki, bu benim için zordu …dik oturmaz ve yürümezdim..ahanda sporun faydaları diye içimden geçirip , gizli gizli kendimle kurur neyin duymuştum:)) taaa kii sıcaklar bastırana kadar…o sıcaklarda bi terkettim işte o terkediş…. uzun zamandır istiyorum tekrar başlamayı pazartesi rejimine döndü walla..bugün yarın derken ..ahanda huzurunuzda söz veriyorum Pazartesi başlayacağım…eğer pazartesi de başlamazsam, LÜTFEN BANA ,NEFRET,KINAMA, HÖNKÜRME VE ÇEMKİRME TEMALARI İÇEREN MESAJ , YORUM , FAX NEYİN YAZIN..OLMADI GELİN TÜKÜRÜN ,KABUKLU YEMİŞ NEYİN ATIN ÜSTÜME….HERŞEY DEĞİŞECEK SEVDA , GÜVENİYORUM SANA …HADİ GÜZELİM…YAPARSIN SENNNNN…
|
Eklendi: 14 Mart 2009
-
93 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Kozmik Yasalarda inançlarımızdan başka sınır yoktur. Bireyler ve tür olarak geleceğimiz, Beklenti Yasasını anlama ve uygulama yeteneğimizi de yansıtacaktır. Beklenti Yasası eski inançlarımızı ve varsayımlarımızı gözden geçirmenin önemini vurgular. Ancak bunu yaparak bizi engelleyen inançlarımızı, bilinçli olarak yenileriyle değiştirebiliriz. Bu yeni inancı destekleyen hiçbir kanıt henüz ortada yoksa bile yine de inan! Beklenti kanıtı yaratacaktır. İnançlarını aşman gerektiğini bilmene rağmen, günlük gazeteleri okuduğunda bazen depresyon hissedebilirsin. Çevre sorunları, istenmeyen çocuklar, savaşlar ve açgözlülüğün yarattığı sorunları gördükçe insanlık için umudumu yitiriyormuşsun gibi gelebilir bazen. Çünkü doğruyu bilmekle, yapmak aynı şey değil. Onun için umut etme, inan!.. Problemler var. yardıma acilen ihtiyaç duyulan problemler olsa da, olumlu sonuçlara ve insan potansiyelinin zenginliğine odaklanmalıyız. Beklenti Yasası odaklandığın şeyin büyüdüğünü söyler. Sorunlarla savaşmak, sorunlara odaklanmak demektir. Odaklandığın şey enerjiyi çeker. Bu nedenle çözümlere odaklan, problemlere değil. Eski simyacılar gibi şüpheyi güvene, korkuyu cesarete dönüştürebilirsin. Yeni beklentiler, yeni seçimleri getirir. Olmak istediğin yeni beklentini düşle ve kesinlikle olacağını bil. Evren bizi yargılamaz; sadece sonuçları ve dersleri gösterir. Neden-sonuç yasasıyla bize öğrenme ve denge kurma olanaklarını sunar. Şefkat her birimizin o andaki inanç ve kapasite sınırlarımız içinde yapabileceğimizin en iyisini yaptığımızın anlayışını kazanmaktır. Doğaya çıktığında, denizlere, ormanlara, kırlara ulaştığında etrafına şöyle iyice bir bak . HER ŞEY NE KADAR CANLI FARK ETTİN Mİ? Zihnini bu tepelerin, dağların ötesine genişlet. Okyanusları, fiyortları, volkanları, kayalıkları, denizin üstündeki ve altındaki devasa dağları düşün. Hepsi canlı. Hepsi Dünya Anamızın eti kemiği, kanı ve ruhu. Sen bir böcek olsaydın ve bir filin üzerine konsaydın yalnızca etrafındaki kıl ormanını görecektin. Ama neyin üzerine konduğun hakkında hiçbir fikrin olmayacaktı. Eğer yeterince yükseklere uçarsan, aşağıya baktığında canlı bir varlığın derisinin üzerinde yaşadığını fark edecektin. Uzaya giden astronotlara da bu oldu. Dünyadan bilim insanı ve pilot olarak ayrılan astronotlar mistik olarak geri döndüler. çünkü yaşayan, nefes alan mavi yeşil bütün bir organizmanın canlılığını gördüler. Bu vizyon alçakgönüllülüğü getiriyor. Ve günlük sıradan yaşam da bu saygıdan, şefkatten payını alıyor. Dünya’nın cildi üzerinde yaşıyor, ağaçlarını kesiyor ve yakıyor, doğanın zenginliğini talan ediyor ve bu yaptıklarımıza rağmen Dünya’dan ne izin istemeyi ne de teşekkür etmeyi düşünüyoruz. Dünya ile bir konuşabilseniz, ah onun yüreğini bilebilseniz… O sizi öylesine derinden anlıyor ki eğer onun şefkatinin bir ucuna dokunmuş olabilseydiniz, gözlerinizden akan yaşları zapt edemezdiniz. Dünya bizi affediyor çünkü bizim onun kendi parçası olduğumuzu biliyor. Biz onun hala öğrenen ve gelişen bir parçasıyız. Sana soruyorum, eğer Dünya seni, hatalarını affedebiliyorsa sen kendini aynı şefkatle affedemez misin? Ve aynı şefkati başkalarına da gösteremez misin? KENDİNE DE HİÇ ŞEFKATLE YAKLAŞMIYORSUN DEĞİL Mİ? İşte başlangıç noktan; kendine sevgi ve şefkat verdiğin ölçüde başkalarına verebilirsin. Kendini ve başkalarını yeni bir gözle görmenin zamanı geldi. Seni dünyadan ayıran yargılardan ve beklentilerden uzak bir gözle. Düşmanlarımız, dostlarımız, hepimiz kendi inanç ve kapasite sınırlarımız içinde bildiğimizin en iyisini yapıyoruz. Mevlana şöyle diyordu: ’Yanlış ve doğru hakkındaki fikirlerimizin ötesinde bir alan var. Sizinle orada buluşacağım. Ruh, çimenlerin arasına uzandığında, dünyanın doğru-yanlış fikirlerinize ihtiyacı olmadığını göreceksiniz.’ Mevlana bunları söyleyebiliyordu çünkü yargılamaların insan ürünü olduğunu biliyordu. Tanrı’nın bizi yargılamak için değil, gelişmemiz ve olgunlaşmamız için hatalarımızdan öğrenme imkanları sunan bir kavram olduğunu söylüyordu. Eğer seni yargılamayan bir Tanrıyı kabul edebiliyorsan, sen başkalarını nasıl yargılayabilirsin? PEKİ ŞİDDET DOLU GADDAR İNSANLARA NASIL BAKMALIYIM MI DİYORSUN? Şefkat Yasası zorunlu ve koşullu değildir. Dünyada hastalıklı ve yok edici insanların varolduğunu biliyoruz. Bu hasta insanlar, başkalarına da zarar veriyorlar. Şefkat, bu insanların size zarar vermesine ya da yok edici davranışlarını sürdürmelerine izin vermek anlamına gelmiyor. Bazı insanların toplumdan ayrılmaları gerekiyor. Ama kötülüğe boyun eğmeden de şefkat gösterilebilir. Ölümüne savaşırken bile düşmanlarına şefkat hissedebilirsin. AMA NİYE GADDAR İNSANLARA ŞEFKAT GÖSTERMELİYİM? NEDEN NEFRETE LAYIK İNSANLARDAN NEFRET ETMEYEYİM? SORUSU HALA CEVAPSIZ GİBİ DURUYOR DEĞİL Mİ? Bu önemli soru, net bir yanıtı hak ediyor. Yanıtını da kendin bulmalısın. Ama şunu düşün: Nefret ve şefkat farklı enerjiler. Dünyanı hangi enerjiyle doldurmak istiyorsun? Ama hala ırkçılara ve çocukları taciz edenlere karşı şefkatli olmakta zorlanıyor olabilirsin. Şefkatin kolay olduğunu hiç kimse söylemiyor zaten! Ama kolay ya da değil, yasa, nefret ve cehalet yerine sevgi ve anlayış doğrultusunda davranmaya doğru seni yönlendiriyor. Bunu yapabilmek için geniş bir anlayış gerekiyor. Gizemli bir evrende yaşadığının bilincinde ol. Bu anlayış derinliği sezgisel farkındalıktan evrenin doğal zekasına doğru akıyor. Bu anlayışı ister gözlemle ister mantıkla ister dinsel inançlarınla kazan, sonunda dünyada arkadaşların ya da düşmanların değil, yalnızca öğretmenlerin olduğunu kavrayacaksın. Bu yasayı uygulamak için insanın ermiş olması gerekiyor gibi gelebilir sana. Şefkat Yasası sınırlı perspektifimizi sevgiyle aşmamızı gerektiriyor. Bu başa çıkacağımızdan fazlası olabilir. Sabırlı ve sevecen ol. Her birimizin zihnimizde ve yüreğimizde kabaran olumlu ve olumsuz düşüncelerimiz ve duygularımız var, ermiş olmak zorunda değilsin. Ama olumsuz düşüncelere inanmak ya da tepki göstermek yerine şefkatin sevgi ve anlayış suyuyla onları yıkamasına izin ver. Hala çok ermişçe geliyor mu? Hayatında şiddetli bir münakaşanın içinde olduğun, öfke, kıskançlık ya da aldatılmışlık duygusu yaşadığın bir anı hatırlıyor musun? Bu anlardan birine geri dön. Acıyı ve kızgınlığı hisset. Şimdi, bu şiddetli münakaşanın bir anında münakaşa ettiğin kişinin birdenbire kalbine elini koyduğunu, inlediğini ve yere düşüp öldüğünü düşün. Şimdi ne kadar kızgınsın? Kıskançlığın, öfken, tepkin ve acına ne oldu? Tüm bu duyguların yok oldu öyle değil mi? Açı doyurmak, hakareti affetmek, düşmanını sevmek de güzel erdemler. Fakat ya şimdi olduğu gibi dilencilerin en fakirinin, suçluların en gaddarının da kendi içinde olduğunu fark edersen. Ya şefkatine en muhtaç kişinin, sevilmeye en muhtaç düşmanının kendin olduğunu fark edersen. O zaman ne olacak? Açları doyurabildiğin, hakaretleri affedebildiğin ,hatta düşmanını sevebildiğin halde bu sefer olanları affedemiyorsan, o zaman da onları affedemediğin için kendini affedebilirsin. İşte bu affetmede, bu dünyada insan olmanın acısını iyileştirecek şefkati bulabilirsin. İhtiyaç duyduğun anda böyle bir şefkati hissedebilmek için arkadaşının, sevgilinin, düşmanının ayaklarının dibinde öldüğünü düşün. Tıpkı bir gün Ruhun ayaklarının dibinde senin uzanacağın gibi. O zaman farklı bir gözle bakacaksın her şeye. Çünkü ölüm eşsiz bir eşitleyicidir. Her birimiz bu dünyayı terk edecek ve sevdiklerimizi geride bırakacağız. Her birimizin umutları ve umutsuzlukları var; her birimizin rüyaları ve kayıpları var. hepimiz nedenini bilmeksizin yaşam denilen gizemde yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Eflatun da ’Şefkatli ol, karşılaştığın herkes zor bir mücadele veriyor’ derken bunu kastediyordu.
|
Eklendi: 14 Mart 2009
-
128 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Söyler misiniz, hayat kime dokunmamış, kim yanmamış, kim incitmemiş, kim masum, kim temiz…hepimizin hikayeleri ayrı ayrı ama yaşanmışlıkların oluşturduğu sızı, acı, hüzün aynı…konunun ne olduğnun ne önemi var…zaman zaman kendinizden nefret ettiğiniz, küçümsediğniz kendinizi böcek gibi gördüğünüz olmuyor mu? En yakınınızı en sevdiğinizi gölgeler içine atmıyor musunuz? Herkesi herşeyi bırakıp , alıp başınızı gitmek istemiyor musunuz? İşte tüm bu med-cezirleri hepimiz zaman içerisinde yaşıyoruz… uyanık olduğumuz her an beynimiz sayine durmaksızın olayları kişileri düşünüp duruyor, düşüncelerinize çok dikkat edin, neler düşünüyorsanız o’sunuz…kendime dikkatimi çektiğimde düşündüğüm şeylerin , bana atılan kazıklar, yapılan haksızlıklar, inciten kişiler, cevapsız bıraktığım yanlışlar, olayı düşünüyorum sil baştan yeniden yaşıyorum, karşı tarafın söylediğini düşünüyorum, söyleyebileceği (?!) Şeyleri düşünüp kendi kendime olayın en diplerine inip kendimi perişan ediyorum…aptal!!! Ne aptalca!!! Bir kelime öğrendim, tüm bu saçmalıklara girdiğimde bir silkinip ”iptal” diyorum ve derhal o düşünceden uzaklaşıyorum…geçmişimden kurtulmak kolay olmadı (dün de geçmiş mesela) pozitif olayları ve kişileri düşünüp negatiflikten uzaklaşmaya çalışıyorum…düşünmek yapmanın yarısıdır biliyorsunuz….ne çok saçma şeyi dert ediniyoruz, bir aklınıza getirin, ev işleri, çocuğun zırtırı borktan önemsiz hastalıkları ya da yaramazlıkları, organ efendilerin yaptıkları ya da yapmadıkları, ayşe fatma , koca sülalesi..amannnnnnnnnnnnnnnnnn ömür gidiyor ömür, ittirin !! Dursun köşede:) Gençlik gidiyor, mutluluk sadece anlardır…bakın şu an mutluyum…yeter!!!
|
Eklendi: 14 Mart 2009
-
103 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Ne, Neden, Nasıl, Ne zaman, Nerede ve Kim ? NE YAPMALI? Bilineni bir kenara bırakmalı ve bilinmeyeni keşfetmeye çalışmalıyız. - Değişen ve gelişen dünyaya adapte olmalıyız. DEĞİŞİM… Westminster manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposunun mezarının üstünde şu sözler yazılıdır: “Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu kabul ettiremedim. Ve simdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim.” - Vücudumuzun, beynimizin ve ruhumuzun yani bilgi dünyası ile enerji dünyasının aslında aynı bilincin bir parçası olduğunu anlamalıyız. - Bilincimizi güçlendirmeli ve derinleştirmeliyiz. Vücudumuzun, beynimizin ve ruhumuzun gözünü aynı anda kullanmayı öğrenmeliyiz. - “Dua Etmek Tanrı’yı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir.” Soren Kıerkegaard - Bütünü parçada, parçayı bütünde görebilme yeteneğine sahip olmalıyız. - Günlük hedeflerimiz olmalı - Olduğumuzun farkına varmalıyız. Ne olduğumuzu düşünüyorsak oyuz. - Her şeyi kontrol etmeye ve yönetmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz. - Sinirlenmemeliyiz. - “Düşüncelerin hisleri,hislerin davranışları,davranışların alışkanlıkları, alışkanlıkların karakteri belirlediğini unutmamalıyız. NEDEN YAPMALI? - Çünkü bilinen yol şartlandığımız ve alıştığımız yoldur. - Buda bizi dar bir alana hapseder. Bilinmeyen ise sonsuz olanaklardan oluşan taptaze yeni bir alandır. - Zorlayarak ulaşmaya çalıştığımız hedefler doğal yollarla karşımıza çıkan fırsatlar kadar mükemmel olmayabilir. - Ne kadar zeki, ne kadar yetenekli ve ne kadar becerikli olursak olalım her şeyi kontrol etmemiz ve yönetmemiz mümkün olmayabilir. - Nedensellikle dolu bir evrende yaşıyoruz. Her şeyin bir nedeni vardır. - Başlangıç noktasına hassas bağımlılıklarımız vardır. - Göreli bir evrende yaşıyoruz. Her şey bir şeye göredir. - Yargıladıklarımızla yargılanırız. - Sinirlenme boşa giden enerjiden başka bir şey değildir. - Mutluluk bir yolun sonunda ulaşılacak bir yer, bir hedef yada bir şey değildir. Mutluluk yolun kendisidir. NASIL YAPMALI? - Seçimlerimizle; - Yeni yollar denemesi için ruhumuza izin vermeliyiz. Hedefe kilitlenmeliyiz. Yeniliklerden, yeni deneylerden korkmazsak başarırız. - ” Mucizeler doğaya karşı olan şeyler değildir, sadece bizim doğal olarak bildiğimiz şeylere karşıdırlar.” Aziz Augustine - Her seçim aynı zamanda bir vazgeçiştir. Değişen ve gelişen dünyaya adapte olabilmek için esnek ve dinamik olmalıyız. - İstemin insanı harekete geçirdiğini, bir merkeze odaklanmış hareketin ise başarıyı getirdiğini unutmamalıyız. - Fırsatların, karşımıza kendiliğinden çıkmasına izin vermeliyiz. - Her şey ilk adımla başlar. Yüz metrede yürüsek yüz kilometrede ilk adım çok önemlidir. - Ve biz onu neden sonuç ilişkisi içinde incelemeliyiz. Seçimlerimizi hayata geçirmek için elimizden geleni yapmalı sonrasını dert etmemeliyiz. - Değiştiremediğimiz şeyleri kabul edebilmek için sabır; değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve aralarındaki farkı bilebilmek için bilgelik arayışında olmalıyız. - Hepimizin tek bir doğruyu algılamamız imkansız.Tek bir doğru yoktur. Olayları algılama şeklimizi değiştirmeliyiz. - Yargılamayalım. Kendimizi başkalarının yerine koyalım. böylece daha zor incinir ve incitiriz. - Sinirlenmektense kendimizi huzursuz hissettiğimizde, ne yapacağımızı bilemediğimizde içimizdeki sığınağa gitmeli, soruna odaklanmalı ve bütün bunlara değer mi diye düşünmeliyiz. - İlk kendine günaydın de uyanırken, ve ilk kendine gülümse aynalarda, bir tatlı söz söyle kendine, tebessüm et ve umursa kendini teşekkür et… sevmekle başlar her şey, kendini sev… ve paylaştıkça çoğalır sınırsız ver… dost ol kendine dost ol… bir sevda sun yalansız… ve dokun kendine hesapsız… ilk kendine günaydın de uyanırken… ve ilk kendine gülümse aynalarda… sonra göreceksin bin bir yüzde kendi yansımanı… NE ZAMAN YAPMALI? - Şimdi… ”Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti Derede akan su, ovada esen yel gibi İki gün var ki dünyada,bence ha var ha yok Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki..” Ömer Hayyam Kozmik evrende geçmiş ve gelecek yoktur. Sadece bugün vardır. Bu gün sonsuz bir şimdidir ve şimdi anlardan ibarettir. hayat anlardan ibarettir. “Bu güne iyi bak! Çünkü o, hayattır, Bu kısa yolda varlığın bütün çeşitleri ve deneyimleri yatar; Büyümenin sevinci, Eylemin şanı, Güzelliğin nuru. Dün bir anı olsa da, Yarın sadece bir hayaldir; Ama bugün iyi yaşamak Her geçen günü mutlu bir anı yapar, Ve her yarını umudun görüntüsü Bu yüzden bu güne iyi bak!” Kadim Sanskrit Şiiri “Dün bir rüya,yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, Hayali umutlu yapan bu gündür. Bu güne iyi bak.” Halil Cibran “Bu gün nedir? Geriye kalan hayatınızın ilk günü.” GEÇEN ZAMAN VE BÜYÜK ZAMAN Zaman ve uzay, bir doğal olayın açıklanmasında, hatta bizim için bile değiştirilmesi durumunda şimdiye kadar temel aldığımız alt yapıyı yerle bir edecek kadar önemli bir yapılardır. Henüz günlük yaşantımızla, Einstein’in izafiyet teorisinin bu kısmını birleştiremedik. Duyu üstü deneyimlerimizi açıklarken, hâlâ Newton’un mekanik teorisine başvuruyoruz. Şu örneği ele alalım: Louise, arkadaşı Josiane’ın bir trafik kazası geçirebileceğini çok derinden “hissetti” diyelim. Bu “izlenim”ini doğrulamak için Louise, saati not edip arkadaşını telefonla arar. Josiane da onu, hiçbir şeyin olmadığına ve her şeyin yolunda olduğuna inandırır. Bu durumda, Louise’in ilk tepkisi (Newton’un düşünüşüne göre), izleniminin “kendi hayal gücünün bir ürünü” olduğuna kendini inandırmaktadır. Zaman doğrusal olmadığı için (geçmiş, şu an ve gelecek, genel sıralamaya göre), olay, biz onu görürken gerçekleşebileceği gibi, çoktan yaşanmış ya da ileriki bir tarihte yaşanacak da olabilir. Olayın sadece bir olasılık olarak kalıp kendini hiçbir zaman göstermemesi de mümkündür. Bununla birlikte, söz konusu olayın biz onu “hissettiğimizde” meydana gelmiş olmaması, hiçbir şekilde olma olasılığının bulunmadığı anlamına gelmez. NEREDE YAPMALI? - Burada… KİM YAPMALI? - Ben GURUDWARA ASHRAM (iç yolculuğuna çıkmak isteyenlere rehber olacak bir isim, lütfen kaydediniz:)
|
|
|