Eklendi: 5 Mayıs 2010
-
106 kere okundu
-
3 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Bugün Sevgili Sevda Hanım'ın doğum günü!
Kendisine sağlık, mutluluk, neşe, bolluk bereket ve keyif diliyoruz.
Sevda Hanımcım Marc Anthony'nin kendisini getirmek isterdik ama ancak sanalını bulabildik :)
|
Eklendi: 9 Mart 2010
-
330 kere okundu
-
0 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Cumartesi sabahı heyecanla yatağımdan fırladım. Hemen cep telefonumu açtım ve gördüğüm rüyayı sıcağı sıcağına yazıp, muhatabına yolladım. Rüyamda Sezen Aksu bana şöyle bir teklifte bulunmuştu: “8 Mart Dünya Kadınlar Günü köşeni bana ver. Milliyet CADDE okurları Alice yerine Sezence bir şeyler okusun.” Demek ki rüyası bile beni öylesine heyecanlandırdı ki, hemen yataktan fırladım. Yüzümü bile yıkamadan telefona sarıldım ve saat 07.45’te Sezen Aksu’ya şöyle bir mesaj attım: Günaydın. Rüyamda, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde köşeni bana ver. Alice’de Sezence bir şeyler yazayım” diyorsun. 8 Mart Pazartesi günü köşemi sana vereyim. İster bir şiir yaz, ister makale... Yeter ki, bana, “Bunu ancak rüyanda görürsün” deme. Mesaj yerine ulaştıktan birkaç dakika sonra cep telefonum çaldı. Tabii ki arayan Sezen’di. “‘Bunu ancak rüyanda görürsün’ demeyeceğim, teklifin çok hoşuma gitti, o yüzden kabul edeceğim.” Günün ilerleyen saatlerinde yine aradı Sezen. Bu kez, kaç vuruş yazması gerektiğini sordu. Bana ayrılan köşe, şayet fotoğraf da kullanılırsa dört bin vuruş civarında yazı alıyor dedim, itiraz etti: “Yazmak istediğim çok şey var, o kadarı bana yetmez.” Hatırlarsanız Ertuğrul Özkök, “Köşeler, yazarların babasının malı mı?” diye bir tartışma başlatmıştı yıllar önce... ‘Zurnanın son deliği’ olarak bu tartışmaya girmemiştim o dönemde. Bizlere tahsis edilen köşeleri, aslında öyle olmadığı halde, ‘babamızın malı’ gibi kullandığımız da ortada. O yüzden ‘CADDE’nin patronu’ Çınar Oskay’ı arayıp, olayı anlattım ve bugünlük de olsa bana tahsis edilen alanın genişletilmesini istedim. O da, “Başım gözüm üstüne” dedi haliyle. Böylece bir günlüğüne de olsa ‘Sezence’ye dönüştü ‘Alice’... Bir rüyamı gerçekleştiren Sezen’e, teşekkür ediyorum, hem de binlerce...
Kadınlar günü niye kutlanır ki?
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?
Yirmi küsur yıllık arkadaşım Ali Eyüboğlu mesaj çekti iki gün önce sabahın köründe... Sabahları 5.30 -6.00’da ayakta olduğumdan, geçmiş hayatımda bir balıkçı karısı olduğuma kanaat getirenlerden biri olarak. “Seni rüyamda gördüm, Dünya Kadınlar Günü için benim köşemde ‘Sezence’ başlığında bir yazı yazmıştın. İnşallah bana ‘anca rüyanda görürsün’ diye cevap vermezsin” diye... * * * Hemen telefon açtım, aslında tamamen uydurduğu kanaatindeydim. Rüyanın gerçek olduğunu öğrenince, “‘Hayır’ demek için aradığımı sanıyorsun ama sanki bir yazasım var” dedim, artık düştü mü kalktı mı kafasını mı patlattı ne olduğunu bilmiyorum ama bütün bu arbededen memnun kaldığı sonucunu çıkardım. * * * “Tamam yazarım” der demez, hemen aklıma “Kadınlar günü niye kutlanır ki?” sorusu düştü. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü vs. vs... Yakında türevleri ve yeni bulunanları, kendisine yüklenen daha da gelişmiş anlamlarla sade bir gün olmaktan çıkacak olan, Allah’ın her günü muhtemelen. * * * Aslında hangi taraftayım hiç bilemedim. İnsanın kafasını eni konu karıştırıyorlar çünkü. Bir bakıyorum ‘sistemin yarattığı tüketim oburluğunu kışkırtan dayatmalardan biri...’ diye çemkirenleri haklı buluyorum, bir bakıyorum, “Yahu, ne olursa olsun! İyilik, güzellik, hoşluk, insaniyet, hakkaniyet açısından bir vesiledir en azından” diyenleri... * * * Ortamına göre de değişiyor bazen, canımı kurtarmak için. Hangi taraftakiler çoğunlukta ise, onlara “hı, hı” demenin konforu açısından. Hem ortam gerilmiyor, hem küçük çapta da olsa, durduk yerde yeni bir cephe daha açıp akıntıya savaşma enayiliğinden yırtıyorsun. Ayrıca senin yandaşlığında, kendini onaylatmanın verdiği iyimserlikle arkandan pek güzel konuşuyorlar. * * * Gıyabında süren savaşlara, hiç yoktan bir iki mücahit daha katmış oluyorsun ki, ünlü olmak hasebiyle bütün bir ömrünü göz altında geçirmeye mahkum olmuş biri için bunun nesi kötü? * * * Artistlik böyle bir şey. Ve her insan artisttir bana göre. Yaşamak da böyle bir şey zaten. Kendini idrak etmeye başladığın andan itibaren, genetik ve bilinçaltı sürece ilaveten -renkli miki- bilinçle kat edilen, bir ‘uzun mesafe koruyup kollama’ koşusu... Kendini, aileni, sevdiklerini, ötekini, değerlerini, değerli olanı, hakkı, hukuku, dirliği, ‘Bir’liği... Bu yüzden ‘artistlik’ profesyonel alanda da, hayatın içinde de, temel meselesi hakikat ile yüzleşmek olan insanoğluna hayatla baş edebilmesi için bahşedilmiş bir nimet bence. Bunun için de, “artizlik yapma leyn...” falan gibi aşağılayıcı çıkışlardan önce, aksi durumda olabileceklerin bir listesini yazıp duvara asın derim ben. * * * Güçlü olanın güçsüzü maddi manevi tanklarla, tüfeklerle acımasızca ezip geçtiği, hukukun -ama sana, bana amcamın kızı Süheyla’ya göre değil, evrensel kriterlere göre hukukun- üstünlüğü olmadığından gücünü, dolayısı ile mezalimini, Allah yarattı demeden artırdığı bir düzenden söz ediyoruz. * * * Bugün Dünya Kadınlar Günü. Erkek toplumunda kadın olarak, adaletsizlikten nasibini bolca alanlardan biri olmaktan dolayı iç güdüsel olarak, “Doğuramazsın gel yapma, annen güzel sen çirkin” deyivermeyi canım çok çekiyor, lakin kardeşimin ‘Allah’ın çipi’ olarak değerlendirdiği vicdan yol vermiyor. Hak bir bütündür çünkü. Bir zerresi zarar gördüğünde, bütün zerreleri bütün hücreleri zarar görür. O bütünü dille parçalayıp ayrı başlıklar altında toplayabiliriz biçimsel olarak ama öz’ün ö’süne bile dokunamayız; hakikati değiştirip dönüştüremeyiz. Yarım yetme aklımızla zannederiz, vehmederiz. Hak ve hakikat, “Demokles’in Kılıcı” gibi Vicdan Hanım’ın aynasına düşürüverir suretimizi. Hak bölünemez; tıpkı dua gibi... * * * Kadın, erkek, çocuk, hayvan için ayrı ayrı dualar olması gibi bir şey bu. İnsan aklıyla her birine bir değer biçip, tartıp, olması gerektiği ölçekte dağıtacak bir “dua terazimiz” var mıdır, mümkün müdür? Hep söylerim, Anadolu boşu boşuna “akıl akıl, gel kıçıma takıl” diye bir lafı niye icat etsin? * * * Cumartesi günü, yirmi tane anaokulu bebesinin gözünün önünde, aşkına karşılık vermediği için fidan gibi bir öğretmeni katleden erkek müdür yardımcısı ile ilgili haberleri izlerken, Yıldırım Türker’in ‘Bahçe’ adlı köşesindeki “Adorno’nun Sorusu” başlıklı yazısı, bir matkabın ipince ucuyla bütün hücrelerimi oyuyordu. İnsan, Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi, hayat tekrar normale dönebilir mi gerçekten? Bebelerimizi büyütsün diye emanet ettiğimiz bir öğretmen, onu bebelerin önünde öldüren bir başka öğretmen... Okul öncesi eğitimde ‘dakka bir, gol bir” hayat bilgisi... * * * Bu hiçbir gücün silemeyeceği “öldürebilirsiniz, öldürülebilirsiniz” kaydı, sadece tamir edilmesi gereken ağır bir travma olarak değerlendirilebilir mi? Bu çocuklar büyüdükçe, belki daha da beterlerine tanık olmaya devam edecekleri şiddeti, tıpkı suç ortaklığından evrende çoktan mahkum olmuş biz yetişkinler gibi, başına bir “maalesef” koyup, hayatın gerçeklerinden biri olarak yavaş yavaş kanıksamayacaklar mı? Ayıp değil mi, çok ayıp değil mi? * * * 2007 yılında Radikal gazetesini, bir günlük yayın yönetmeni olarak hazırladığımda, seçtiğim “Türkiye’nin 5 Ayıbı” başlığına bayağı bir tepki aldım yakınlarımdan, “Çok sert, biraz daha yumuşatsan” gibilerinden... Ben de onlara, bir şiirinde göt kelimesini kullandığından dolayı yargılanan Can Yücel’in savunmasındaki cümleyi hatırlattım, “Ne diyeyim hakim bey, bizim köyde göte göt derler...” Ey kurban olduğumun Can Yücel’i! * * * Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten, yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi? * * * 8-10 yaşında hatta daha da altındaki çocuklarımızın polise taş attıklarından dolayı, daha doğrusu attırıldıklarından dolayı, yetişkin mahkemelerinde yargılanıp 10-15 yıllara mahkum edilmeleri ayıptan acı bir sözü hak etmiyor mu? “Niye o taşı attıranların ardındaki derini sorgulamak yerine, atan evlatlarımıza ceza kesiliyor” sorusu yakamızdan düşebilir mi? Ya, çocuk mahkemeye çıkartılır mı? Daha ne kadar ciğerimiz sökülecek insan haklarına (yani yine evrensel hukuka) uygun bir adalete kavuşana kadar... Ölü ya da diri daha kaç evladımızın ağıdını yakmaya devam edeceğiz. Daha ne kadar kurtulamayacağız neredeyse DNA’mıza kodlanmış bu ‘örtbas’ illetinden... * * * Oluk oluk kanıyoruz. İnsan kendi kanını görmez mi? İnsan kendini vurduğunu anlamaz mı? * * * Annemden öğrendiğim şaheser bir deyiş vardır: “Bir anlık adalet, bin yıllık ibadet.” Anne söyle, gerçekten hâlâ umut var mı? * * * Bugün dua ettim hepimiz için. Yüce Tanrım, insanı affetsin...
Sezen Aksu Milliyet Cadde
|
Eklendi: 8 Mart 2010
-
250 kere okundu
-
2 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]

Kadınlar günü, günümüzde artık esamesi okunmayan Amerikan Sosyalist Partisinin, 1911’de “Triange” isimli bir tekstil fabrikasında çıkan yangında hayatlarını kaybeden 146 kadın işçinin anısını yaşatmak üzere başlattığı bir anma günü.
Fabrika dedikleri New York’ta 12 katlı, “yangın-kapanı” dedikleri türden devasa olduğu kadar da berbat bir apartmanın en üst 3 katındaki iç giyim atölyesiydi. Atölyenin iki ortağı, İtalyan ve Doğu Avrupa’dan gelen, dil yani İngilizce bilmeyen göçmen kadınları çalıştırırlardı. 500 cıvarında, aralarında 12-13 yaşında kız çocuklarının da olduğu 500 genç kadın, sabah yedide başlayan 14 saatlik vardiyalar halinde, haftada 60 ilâ 72 saat içgiyim dikerlerdi. “Triange” gibi atölyelere “sweatshop” denirdi, “terleten dükkân” anlamında. Günümüzde “sweatshirt” dediğimiz üstlükler de buradan gelir. İşçi kızların terlerini emmesi için tercih ettikleri üst-giyim.
Herneyse.
İşçi kadınlardan derlenmiş bilgiler var. Her sabah yedide patron dikiş makinasının yanına “stint” dediği bir kumaş yığını atıp, “başla” dermiş. “Stint” günde dikilip bitirilmesi gereken miktar. Çalışma saati önemsiz, bitinceye kadar çalışılacak. Sadie Frowne diye bir kızcağız var; vardiyanın sonunda yürüyemediğini anlatıyor. Makinalar elektrikli değil, ayaklı çünkü. Yorgunluktan makina iğnesinin parmağının bir ucundan girip diğer ucundan çıktığı olurmuş – bazen aynı günde birden fazla. Sadece ona değil, hepsinin parmağına iğne girer çıkarmış. Bez sarar devam ederlermiş.
Aldıkları para, haftada 1,5 dolar. Benzer işi yapan erkeklerin aldıklarının %50si. 1906’da, 1911’de bu oran değişmiyor: erkeklerin aldıkları paranın yarısını alıyorlar. Yetmiyor, işveren satışların iyi gitmediği sezonda ücretlerinden 2 dolar ayrıca kesiyor, Sonra hala kaza olup olmadığı tartışılan o korkunç yangın. Anlaşılan sekizinci katta başlıyor. Hızla büyüyor.İki merdivenden biri kullanılmaz oluyor. Diğeri işçi kızlar malzeme çalmasın diye kilitli. Uyduruk bir yangın merdiveni var, birkaç kişi çıkınca çöküyor. Kızların bir kısmı camlardan atlamaya kalkıyor ölüyor. İtfaiye cesetleri geçip içeri giremiyor. Merdivenler 9.kata yetişmiyor, vs.vs.
İhmal vs. vs. suçlamalarıyla açılan mahkeme üç yıl sürüyor. Sonunda işverenler. Cenaze başına 75 dolar ödemeye mahkûm oluyorlar – bir işçinin 50 haftalık ücreti yani. Amacım sizleri üzmek değil, elbette ama bugün burada kutlamak üzere toplandığımız günün nasıl bir trajedinin anma günü olduğunu hatırlatmak! Ve hatırlatmak ki, asıl mesele sömürüdür! Erkek patronun kadın işçiyi ya da kadın patronun erkek işçiyi değil, insanın insanın sömürmesi. İnsanın insane reva gördüğünün önemli olduğunu düşünürüm.
Hal böyle olunca, kendi adıma ille de bir “Kadınlar,” ya da “Erkekler” günlü olacaksa, bu günlerin temel insani değerlerin hatırlandığı günler olmasını tercih ederim. Alev Alatlı'nın 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü 2006 başlıklı yazısından alınmıştır.
|
Eklendi: 5 Aralık 2009
-
214 kere okundu
-
8 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Canım Arkadaşım doğum günün kutlu olsun! İyi ki annen seni dünyaya getirmiş, iyi ki seni tanıdım, iyi ki varsın :)
Nice nice mutlu yıllara güzel arkadaşım
|
Eklendi: 28 Kasım 2009
-
131 kere okundu
-
1 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]

Nice mutlu sağlıklı bayramlar dileğiyle
"Çetin Efendi, Allahaşkına çocuğa anlatsana niye kurban kesiyoruz. Ben iyi anlatamadım." "Aman estağfurullah Kemal Bey", dedi şoför. Ama dinine bizlerden daha çok sahip çıktığını göstermenin zevkinden de vazgeçmedi. "Allah'a, bizler de çok şükür Hazreti İbrahim kadar bağlıyız demek için kurban kesiyoruz.... Kurban, Allah için en kıymetli şeyimizi bile feda ederiz, demektir. Allah'ı o kadar seviyoruz ki, küçük hanım, onun için en sevdiğimiz şeyi bile veriyoruz. Hem de hiçbir karşılık beklemeden." "Sonunda cennete gitmek yok mu?" dedim kurnazca. "Allah yazdıysa... O kıyamet günü belli olacak. Ama biz kurbanı cennete gitmek için kesmiyoruz. Bir karşılık beklemeden Allah'ı sevdiğimiz için kesiyoruz." Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi. İletişim Yayınları, İstanbul, 49.
|
Eklendi: 24 Kasım 2009
-
154 kere okundu
-
1 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]

Öğretmenler olmasaydı hayat nasıl olurdu acaba? Hepimizin hayatında ne kadar önemli yerleri var. Neredeyse annelerimiz, babalarımız kadar bize emek verdiler. Çocuklarımızı eğitirken de en büyük yardımcımız onlar... Çok sevdiğimiz, çok çekindiğimiz, çok eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz, çok şikayetçi olduğumuz öğretmenlerimiz hayatımızda mutlaka bir iz bırakmıştır. Şöyle bir düşünün; kimileri gerçekten annemiz gibiydi, kimileri arkadaşımız, kimilerine aşıktık bile Bu özel günde öncelikle bana emeği geçen bütün öğretmenlerimin, öğretmen arkadaşlarımın ve bütün öğretmenlerin gününü kutlarım. En derin saygılarımla,
|
Eklendi: 19 Ekim 2009
-
226 kere okundu
-
3 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Sevgili ModernAnneler, Katılımınızla her geçen gün büyüyen sitemizdeki yenilikler devam ediyor. Dünyaca ünlü ürünler sizler için size özel fiyatlarla artık ModernAnne.com Fırsat Köşesi'nde Üstelik KARGO ÜCRETSİZ ModernAnne.com'daki katılımlarınız size ayrıca indirim sağlıyor. Yaptığınız her işlemde aldığınız puanları kullanarak özel fiyatlarımıza ekstra indirim kazanıyorsunuz. ModernAnne.com puanları ile ilgili detaylı açıklamayı İşlemlerim menüsünde Puanlarım başlığında bulabilirsiniz Ürünlerimiz sınırlı sayıdadır ve KESİNLİKLE ORİJİNALDİR KAÇIRMAYIN
|
Eklendi: 11 Haziran 2009
-
132 kere okundu
-
3 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Merhabalar, Bu hafta Salı günü ModernAnne.com'da bambaşka bir duygu yaşandı. Sevgili Hikmet Aslan ev sahipliğini üstlendi, tıpkı evine gelen misafirlerine hazırlandığı gibi günler öncesinden bizim için hazırlandı. Hoş sohbetiyle hepimizle teker teker ilgilendi, Türk Kahvesinden soğuk içeceklere mükellef bir ziyafet sofrası sundu. Ayrılırken bu günün anısına bizlere ve çocuklarımıza kendi seçtiği armağanlarını verdi. Konuştuk, güldük, eğlendik, dertleştik. Bu satırları okuyanlar yukarıdakilerin Hikmet Hanım'ın evinde gerçekleştiğini düşünebilir ama aslında herkes kendi evinde, işinde bambaşka yerlerde hatta şehirlerdeydi. Yediğimiz içtiğimiz sanal da olsa yaşadıklarımız, hissettiklerimiz, paylaştıklarımız bütünüyle gerçekti. Asıl önemi taşıyanın fiziksel mekanlar ya da yenilip içilen şeyler değil; iyi niyet, samimiyet ve paylaşım olduğunu bir kez daha hissettim kendi adıma. Bize bu sıcaklığı yaşatan Hikmet Hanım'a ve siz sevgili konuklarına teker teker teşekkür ederim. Bu güzel günün anısına Hikmet Hanım'a ve kendisinin belirlediği Figen Hanım'a küçük birer armağan vermek istiyoruz: Hikmet Hanım'a Leyla Navaro'nun Gerçekten Beni Duyuyor musun? Figen Güzel Hanım'a Doğan Cüceloğlu'ndan Keşke'siz Bir Yaşam İçin İletişim Donanımları Sevgili Üyelerimiz, Bu toplantılarımızı hangi sıklıkta yapalım istersiniz? İlk duyuruda üç günlük bir grup düşünmüştük ama etkinliğin büyüsünün bozulmaması için bir günlük toplantının yeterli olacağını düşünüyoruz. Siz ne dersiniz, etkinlik kaç gün olmalı ve hangi gün olmalı? Yorumlarınızı eklerseniz ortak bir karar verebiliriz. Ayrıca katılmayan üyelerimizi de bir dahaki eğlenceyi kaçırmamalrı için motive etmiş oluruz. Yorumlarınızı bekliyoruz. Sevgi ve Teşekkürlerimizle,
|
Eklendi: 10 Mayıs 2009
-
118 kere okundu
-
1 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Teşekkür ederim anne, sana çok teşekkür ederim. Bir teşekkürün yetmeyeceği ne çok şey yaptın benim için...
Beni dünyaya gelmeden önce sen ağırladın. Bedeninde güvenli bir yer verdin. Kanınla, canınla besledin. Yükün ağırdı ama yine de beni taşıdığın için çok mutlu oldun. Bu hiç bilmediğim dünyaya gelirken yanımda sadece sen vardın. Doğum sırasında bile en çok benim için endişelendin.
Doğumumdan sonra hayatının merkezini bana ayırdın. Büyüyüp gelişeyim diye kendin için düşünmediğin kadar çok beni düşündün, uğraşıp didindin. Benim hastalanmamı engelleyeceğini bilseydin kendin hasta olmayı tercih ederdin. Hastalandım sen yanımdaydın. Büyümenin sancılarını yaşarken hep sen vardın. Gün geldi yürüdüm, konuştum, ele avuca sığmaz oldum. Durmadan sana sorular sordum, oyun istedim, gece korktuğumda seni çağırdım. Ne kadar yorgun olursan ol, canın ne kadar sıkkın olursa olsun beni hep mutlu etmeye çalıştın.
Okul zamanım geldi, en çok sen telaşlandın. Hangi okul iyi, okula nasıl alışırım, nasıl arkadaş edinirim, nasıl başarılı olurum diye uykuların kaçtı. Gözyaşlarıyla senden ayrılırken bana göstermeden sen daha çok ağladın. Arkadaşlarımla işler yolunda gitmediğinde sen yol gösterdin. Derslerime sen yardım ettin. Kendimi geliştireyim, iyi insan olayım diye çabaladın. Eğleneyim, güleyim diye didindin. Sağlıklı ve mutlu olmam için elinden geleni yaptın, yapamadıkların için de üzüldün.
Bana ne çok şey öğrettin, ne çok güldürdün, ne çok sevindirdin. Okul dönüşü en sevdiğim keki yaptın, en çok istediğim oyuncağı sürpriz yapıp aldın. Yaptığım hataları sen gösterdin, düzeltmeme yardım ettin. Dünyayı benim gözlerimle gördün. Ben ağlarsam sen ağladın, gülersem güldün.
Ergenlik sivilcelerime benim kadar üzülen tek kişi sendin. Boyum uzamayacak diye korktuğumda moral veren sen oldun. Zaman geçti büyüdüm, iyi bir işim, güzel bir hayatım olsun diye dualar ettin. Aşık olduğum, sevip sevilmediğim terkedildiğim zamanlarda sen beni hep sevdin. Bir yuva kurmam için beni yüreklendirdin. Aldığım kararları onaylamadığın zamanlarda bile acı çektiğim her durumda yanımda oldun.
Beni mutlu gördüğünde sen de mutlu oldun. Yardıma ihtiyacım olduğunda ilk sen koştun. Bana kıyamadın, hep korudun, aç mıyım diye endişe ettin. Kendimi tanıyamadığım kadar sen beni tanıdın. Yaptıklarımı kendime bile açıklayamazken sen daha yapmadan hissettin. Gönlünle, aklınla bana hep bağlı kaldın.
Beni daima sevdin, olduğum gibi, tüm iyi ve kötü yanlarımla, kendinden bile çok, hep sevdin.
Teşekkür ederim anne, sana çok teşekkür ederim.
|
Eklendi: 23 Nisan 2009
-
156 kere okundu
-
2 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Nedensiz yere mutlu olabilmek
Her zaman meşgul olacak birşeyler bulabilmek Elde etmek istediği şey için bütün gücüyle savaşmak Paulo Coelho, Beşinci Dağ Bütün Çocukların ve Çocuklardan Birşeyler Öğrenen Herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun!
|
Eklendi: 31 Mart 2009
-
260 kere okundu
-
3 yorum
[ Yorum Ekle ]
-
0 trackback(s)
[ Trackback ]
Kanser... Dillendirirken bile insanı ürküten bir hastalık. Ne yazık ki, her geçen gün kanser hastalarının sayısı artıyor. Yapabileceklerimizin en başında kanser hakkında bilinçli olmak, yaşam tarzımızı gözden geçirmek ve mümkün olan tedbirleri almak geliyor. Kanser Haftası olarak belirlenen 1 - 7 Nisan tarihleri arasında biz de ModernAnne.com olarak bu konuya dikkat çekmek istedik. Aynı amaçla kurulmuş olan RAHİM AĞZI (SERVİKS) KANSERİ grubumuzun yöneticisine ve kendisinin önereceği iki grup üyesine küçük birer armağan vermek istiyoruz. Sağlıklı ve mutlu günler dileğiyle, Gruba katılmak için tıklayın Kazananlar: Grup Yöneticimiz Deniz BOYRAZ Sayın Üyemiz Ayfer AKŞİT Sayın Üyemiz Nazmiye ALKAÇ Kendilerine ve tüm grup üyelerimize teşekkür ediyoruz. EŞİTLER EVİ - KÜÇÜK ŞEYLER 4
Biz köle miyiz? Kollarımızda zincirler var mı? Yüreklerimizde, zihinlerimizde zincirler var mı? Galiba var. Çünkü bizler "çağdaş köle"leriz. Evlerimizde, işyerlerimizde, marketlerde sloganlarla, kredi kartlarıyla, taksitlerle yönetilen, yönlendirilen köleleriz. Kölelikten ya da kulluktan kurtuluşa nasıl geçebiliriz? Yaşantılarımızı esirler evinden eşitler evine nasıl çevirebiliriz? Prof. Dr. Üstün Dökmen, "Küçük Şeyler" dizisinin yeni kitabı Eşitler Evi'nde bu konuları irdeliyor.
|
|
|